Kozanın sahibi kimdir? Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet perspektifinden bir bakış
İstanbul’da her gün farklı hikâyelerin içinden geçiyoruz. Aynı otobüste, aynı metrobüste, aynı sokakta birbirinden farklı hayatlara sahip insanlar yan yana duruyor. Kimi işine yetişmeye çalışıyor, kimi çocuğunu okula götürüyor, kimi görünmez kalmaya çalışırken kimi de yıllardır duyulmayan sesini duyurmak için mücadele ediyor. Bu çeşitliliğin içinde sık sık karşımıza çıkan temel sorulardan biri aslında şudur: Kozanın sahibi kimdir?
Bu soru yalnızca bir mülkiyet ya da sahiplik meselesi değildir. Daha derinde, kimlerin söz hakkına sahip olduğu, kimlerin karar mekanizmalarında yer alabildiği, kimlerin emeğinin görünür olduğu ve kimlerin dışarıda bırakıldığıyla ilgilidir. Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet açısından bakıldığında “sahiplik” kavramı sadece bir nesnenin ya da kurumun kime ait olduğunu değil, toplumdaki güç ilişkilerini de anlatır.
Sivil toplum alanında çalışan biri olarak İstanbul’un farklı mahallelerinde, farklı yaş gruplarından ve sosyal çevrelerden insanlarla bir araya geliyorum. Gözlemlediğim en önemli şeylerden biri şu: Bir şeyin sahibi olmak ile o şey üzerinde söz sahibi olmak her zaman aynı anlama gelmiyor.
Kozanın sahibi kimdir? sorusunu güç ilişkileri üzerinden okumak
Sahiplik kavramının görünmeyen tarafı
Günlük hayatta “sahip” kelimesini çoğunlukla maddi bir anlamda kullanıyoruz. Bir evin sahibi, bir işletmenin sahibi, bir markanın sahibi gibi ifadeler bize doğrudan mülkiyeti çağrıştırıyor. Ancak toplumsal açıdan bakıldığında sahiplik daha geniş bir anlam taşır.
Bir topluluk içinde kim konuşuyor? Kimin fikri dikkate alınıyor? Kim karar verici konumda bulunuyor? Kimlerin emeği fark ediliyor? Bu soruların cevapları, aslında bir yapının gerçek anlamda kime ait olduğunu gösteriyor.
İstanbul’da sokakta yürürken bile bu güç ilişkilerini görmek mümkün. Örneğin bir kafede çalışan genç bir kadının gün boyunca müşterilerin taleplerini karşılaması, işletmenin devamlılığı için büyük emek vermesi ama karar süreçlerinde hiçbir söz hakkının olmaması sık karşılaşılan bir durumdur. Benzer şekilde göçmen çalışanlar, engelli bireyler veya ekonomik olarak dezavantajlı gruplar çoğu zaman sistemin içinde yer alır ancak sistemin şekillenmesinde yeterince temsil edilmez.
Bu noktada Kozanın sahibi kimdir? sorusu, “kim kontrol ediyor?” sorusundan çok “kimlerin katkısı görülüyor?” sorusuna dönüşür.
Toplumsal cinsiyet perspektifinden sahiplik meselesi
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, sahiplik ve temsil konusunda en belirgin alanlardan biridir. Kadınların tarih boyunca ekonomik, sosyal ve siyasi alanlarda daha az görünür olması, sahiplik ilişkilerinde de kendini göstermiştir.
İstanbul’da toplu taşımada her gün karşılaştığımız küçük detaylar bile bu konuyu anlamak için yeterlidir. Sabah işe giderken metrobüste çocuklarıyla yolculuk eden kadınları, aynı anda hem bakım emeğini hem çalışma hayatını sürdüren insanları görüyoruz. Çoğu zaman bu görünmeyen emek toplumun devamlılığında büyük rol oynarken ekonomik değer olarak yeterince kabul edilmiyor.
Bir toplantıda kadın çalışanların fikirlerinin erkek meslektaşlarından sonra değerlendirilmesi, genç kadınların liderlik pozisyonlarında daha fazla engelle karşılaşması veya bakım sorumluluklarının büyük bölümünün kadınlara bırakılması, “sahiplik” kavramının toplumsal cinsiyet boyutunu ortaya koyuyor.
Bir yapının gerçek sahibi kimdir sorusunu sorarken yalnızca resmi pozisyonlara değil, emeğin dağılımına da bakmak gerekiyor.
Çeşitlilik açısından Kozanın sahibi kimdir? sorusunun anlamı
Farklı kimliklerin görünürlüğü ve temsil hakkı
Çeşitlilik, bir toplumun en güçlü özelliklerinden biridir. İstanbul bunun en canlı örneklerinden biridir. Aynı mahallede farklı kültürlerden gelen insanlar, farklı inançlara sahip bireyler, farklı yaş grupları ve farklı yaşam deneyimleri bir arada bulunur.
Ancak çeşitlilik yalnızca insanların aynı ortamda bulunması anlamına gelmez. Gerçek çeşitlilik, herkesin kendini değerli ve etkili hissedebilmesiyle mümkündür.
Sokakta gözlemlediğim en çarpıcı durumlardan biri, bazı insanların sürekli görünür olurken bazılarının varlığının neredeyse fark edilmemesidir. Örneğin engelli bireylerin şehir planlamasında çoğu zaman yeterince dikkate alınmaması, yaşlıların dijital dönüşüm süreçlerinde dışarıda kalması veya ekonomik olarak zor durumda olan insanların sosyal alanlara erişimde güçlük yaşaması, çeşitliliğin yalnızca var olmakla tamamlanmadığını gösterir.
Bir alanın, kurumun veya topluluğun sahibi kimdir sorusuna cevap verirken orada yaşayan, çalışan ve emek veren herkesin deneyimini hesaba katmak gerekir.
Göçmenler ve sosyal adalet bağlamında sahiplik
İstanbul’da özellikle son yıllarda farklı ülkelerden gelen insanların oluşturduğu yeni sosyal dinamikleri görüyoruz. Göçmenler şehrin ekonomik ve kültürel hayatına önemli katkılar sağlıyor. Ancak aynı zamanda ayrımcılık, dışlanma ve güvencesiz çalışma koşulları gibi sorunlarla da karşılaşabiliyorlar.
Bir sivil toplum çalışanı olarak farklı topluluklarla yaptığım görüşmelerde şunu sıkça görüyorum: İnsanlar yalnızca kabul edilmek değil, ait hissetmek istiyor. Bir şehirde yaşamak, o şehrin parçası olmak için yeterli olabilir ancak söz hakkına sahip olmak için daha kapsayıcı mekanizmalara ihtiyaç vardır.
“Kozanın sahibi kimdir?” sorusu burada yeni bir anlam kazanır. Bir ortamda bulunan herkes o ortamın oluşmasına katkı sağlıyorsa, sahiplik anlayışı de paylaşımcı ve kapsayıcı olmalıdır.
Sosyal adalet ve görünmeyen emek
Emeğin değeri neden önemlidir?
Toplumların devamlılığı yalnızca ekonomik üretimle değil, görünmeyen emeklerle de sağlanır. Ev işleri, bakım sorumlulukları, gönüllülük çalışmaları ve topluluk dayanışması çoğu zaman resmi kayıtlarda görünmez ancak hayatın temel parçalarıdır.
İstanbul’da bir apartmanın temizliğini yapan emekçiden yaşlı bir komşusuna destek olan kişiye kadar birçok insan, yaşadığımız düzenin devam etmesine katkı sağlar. Fakat bu katkılar çoğu zaman yeterince takdir edilmez.
Sahiplik kavramını yalnızca ekonomik güce bağladığımızda bu insanların rolünü gözden kaçırırız. Oysa sosyal adalet, herkesin katkısının değerli kabul edilmesini gerektirir.
Gençlerin rolü ve yeni sahiplik anlayışı
Genç kuşakların bu konuda önemli bir dönüşüm yarattığını düşünüyorum. Benim çevremde özellikle gençler, sadece bir işin parçası olmak değil, anlamlı bir değişimin içinde yer almak istiyor.
Sivil toplum çalışmalarında gençlerin en çok vurguladığı konulardan biri şu oluyor: “Bize sadece görev verilmesini değil, fikirlerimizin de dikkate alınmasını istiyoruz.”
Bu yaklaşım, sahiplik anlayışını değiştiriyor. Artık bir kurumun ya da topluluğun sahibi yalnızca en üstte bulunan kişiler olarak görülmüyor. Katılım sağlayan, emek veren ve sorumluluk alan herkes bu yapının bir parçası kabul ediliyor.
Günlük hayatta Kozanın sahibi kimdir? sorusuna cevap aramak
Sokaktan öğrenilen dersler
Bazen büyük toplumsal meselelerin cevabını günlük hayatın küçük anlarında bulabiliriz. Bir otobüste yaşlı bir yolcuya yer veren genç, mahallede dayanışma ağı oluşturan komşular, işyerinde ayrımcılığa karşı ses çıkaran çalışanlar… Bunların tamamı sosyal adaletin küçük ama önemli örnekleridir.
Bir gün İstanbul’da yoğun saatlerde bir otobüste yaşlı bir kadının ayakta kaldığını gördüm. Birkaç kişi telefonlarına bakmaya devam ederken genç bir kişi kalkıp yer verdi. Bu basit davranış, aslında toplumda nasıl bir ilişki kurmak istediğimizle ilgiliydi. Birbirimizi görüp görmediğimiz, birbirimizin ihtiyaçlarını önemseyip önemsemediğimiz, ortak yaşam alanlarını nasıl paylaştığımızla ilgiliydi.
Sahiplik bazen büyük karar masalarında değil, günlük hayattaki küçük davranışlarda ortaya çıkar.
Kozanın sahibi kimdir? sorusuna kapsayıcı bir cevap aramak
Kozanın sahibi kimdir sorusunun tek bir cevabı yoktur. Çünkü gerçek sahiplik yalnızca isimlerde, unvanlarda veya resmi kayıtlarda bulunmaz. Bir yapının, topluluğun veya ortak yaşam alanının gerçek sahibi; oraya emek veren, katkı sunan ve kendini oraya ait hisseden insanların tamamıdır.
Toplumsal cinsiyet eşitliği açısından bakıldığında kadınların ve farklı cinsiyet kimliklerinin karar süreçlerinde daha fazla yer alması gerekir. Çeşitlilik açısından bakıldığında farklı deneyimlerin ve kimliklerin görünür olması önemlidir. Sosyal adalet açısından ise herkesin emeğinin ve varlığının değerli kabul edilmesi gerekir.
İstanbul gibi milyonlarca farklı hikâyeyi içinde barındıran bir şehirde birlikte yaşamanın yolu, “kim daha güçlü?” sorusundan değil, “kimler bu yapının parçası ve nasıl daha eşit olabiliriz?” sorusundan geçer.
Belki de en doğru cevap şudur: Kozanın sahibi, kendisini yalnızca yöneten kişi değil; onun oluşmasına katkı sunan herkestir. Çünkü gerçek sahiplik, kontrol etmekten çok sorumluluk almakla ilgilidir.
Bizceyapim olarak her zaman en iyi içeriği sunmak için çalışıyoruz. “Kozanın sahibi kimdir” konusunda daha fazlası için takipte kalın!